|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Daha önce Hegel felsefesinde Varlık, Hiçlik ve Oluş konusunu ele alan bir yazıyı kaleme almıştım. Akabinde ise Hegel’in Tin’in Fenomenolojisi adlı eserinin içeriğini ve anlamını kısaca özetleyen üç yazı yayımladım. Yazımın sonunda Hegel felsefesini anlatmaya devam edeceğimi belirtmiştim. Bu nedenle bu yazımda, Hegel’in Mantık Bilimi konusunu kısa ve öz olarak aktarmaya çalışacağım.
Mantık Bilimi, Hegel sisteminin ve felsefenin en temel sorularına kavramsal düzeyde odaklanır. Dolayısıyla Mantık Bilimi, öncelikle sistematik ve kavramsal soyutlamalara ilgi duyan çevreler, yani Hegel felsefesinin iç mantığını kavramaya çalışan akademik filozoflar ve mantıkçılar tarafından tercih edilir. Buna karşılık Tin’in Fenomenolojisi, bilincin deneyimlerinden başlayarak Mutlak Bilgi’ye ulaşan tarihsel ve diyalektik yolculuğunu sunar. Her iki eser de Hegel düşüncesinin anlaşılması için vazgeçilmezdir; seçim, okuyucunun felsefi ilgisinin yönüne göre değişir.

Küçük bir ayrıntıya da dikkat çekmek istiyorum: Mantık Bilimi’nin ilk baskısı 1812-1816 arasında üç cilt olarak yayımlanmıştır; ancak Hegel, 1831’de eserin ikinci, gözden geçirilmiş baskısını hazırlamış ve bu baskıya yazdığı Önsöz’de kategorilerin sıralanışında bazı değişikliklere gittiğini belirtmiştir.
Mantık Bilimi’ni açıklamaya geçmeden önce bir bilgiyi paylaşma gereği duyuyorum: Hegel’in iki başyapıtı, Tin’in Fenomenolojisi (1807) ve Mantık Bilimi (1812-1816), felsefe tarihinde farklı okur kitlelerine hitap etmiştir. Yapmış olduğum bir araştırma sonucu şu fikirlere ulaşmıştım:
Tin’in Fenomenolojisi, Hegel’in sistemine bir giriş olmasının ötesinde, Hegel’in diyalektik yöntemi bilinç tarihi üzerinde ilk kez uyguladığı ve Mantık Bilimi’nin “önvarsayımsız başlangıcı” için gerekli eleştirel hazırlığı sunan özerk bir başyapıttır.
Bilincin en basit duyu kesinliğinden “mutlak bilgi”ye uzanan bilinç yolculuğunu diyalektik bir anlatımla sergiler. Bu nedenle, eser özellikle bilinç tarihi, bilincin tarihsel ve toplumsal boyutları, öznellik, tanınma mücadelesi, özgürlük gibi temalarla ilgilenen çevrelerde yoğun ilgi görür. Bu çevreler, felsefe, siyaset felsefesi, psikoloji ve sosyoloji gibi çok çeşitli alanlara yayılır.
Oysa Mantık Bilimi, Hegel’in felsefi sisteminin gerçek ve önvarsayımsız başlangıcı olarak görülür. Bu eserinde Hegel, “saf düşüncenin” kendi içindeki diyalektik hareketini, çelişkilerini ve birbirine geçişlerini anlatır. Hegel’in diyalektiği sadece çelişkileri tespit etmekle veya çözmekle sınırlı değildir. Bu süreç; her aşamanın kendi iç çelişkisiyle olumsuzlandığı, ancak bir üst aşamada hem korunduğu hem de aşıldığı “aufheben” (kaldırma/aşma/koruma) mekanizmasına dayanır. İdea, bu mantıksal harekette kendi saf kavramsal unsurlarını açığa çıkarır.
Bu noktada şunu vurgulama gereği duyuyorum: Hegel’in terminolojisinde kendini doğaya bırakan (Entlassen) ve bu dışsallaşma/yabancılaşma (Entäußerung) ile doğal dünyayı kuran unsur “Bilinç” değil, “Mutlak İdea”dır. Bilinç, Tin Felsefesi’nin konusudur ve doğadan sonraki geri dönüş aşamasında ortaya çıkar. Mantık Bilimi’nin sonundaki İdea; doğaya yabancılaşmayı ve ardından tin olarak kendine geri dönme zorunluluğunun halini yalnızca mantıksal bir ilke olarak içerir. Bu sürecin fiili ve somut hareketi ise Doğa ve Tin Felsefelerinin konusudur. Dolayısıyla Bilinç ile Mutlak İdea’yı birbirinden kesin çizgilerle ayırmak gerekir.
Ayrıca Hegel’de diyalektik, yalnızca dışarıdan uygulanan bir yöntem değildir. Aksine düşüncenin kendisini dışsallaştırdığı, kendi kendine yabancılaştığı ve ardından bu yabancılaşmayı aşarak yeniden kendine döndüğü dinamik bir öz-oluş sürecidir. Mutlak İdea dışsallaşarak doğayı oluşturur; Tin ise doğa ve tarih/toplum içindeki yolculuğundan sonra bilincin aşamaları üzerinden tekrar kendine döner ve düşünce kendi özne-nesne birliğini yeniden kurar ve öylesi bir çember oluşur.
Mantık Bilimi’ni açıklamaya geçmeden önce Hegel felsefesi ile ilk anımı anlatmalıyım. Mantık Bilimi’ni Almanca okumaya çalıştığımda çok zorlanmıştım. Hegel’in yazı dili bana anlaşılmaz gelmişti. Sonra Aziz Yardımlı’nın Hegel çevirisinden yararlanmak istedim. Ancak onun kullandığı dil bende bir tepkiye yol açmıştı. Dünya literatürüne mal olmuş köklü kavramları öz Türkçeleştirme çabası, o dönemde bana aşırı ve işlevsiz bir öztürkçecilik, bir bakıma dil milliyetçiliği gibi görünmüştü. Örneğin materyalizm yerine özdekçilik, diyalektik yerine eytişim, pratik yerine kılgı gibi sözcükler kullanmak sorunlu bir yaklaşımdı. Bu durum, birçok insanı olumsuz etkilemiştir diye düşünüyorum. Fakat bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki; felsefi terimlerin yerelleştirilmesi, kavramların ait olduğu dilin ontolojik köklerine inme çabası olarak da yorumlanabilir.
Türkçe literatür yetersiz olduğu için, yeniden Almanca başka kaynaklara başvurdum. Georg Lukacs, Herbert Marcuse, Hans Heinz Holz, Henri Lefebvre, Lenin, Engels gibi birçok düşünürün Hegel üzerine yazdıklarını okuduktan sonra tekrar Hegel’e döndüm. Onun dilini anlamam yıllarımı aldı.
Hegel’i okumak ve anlamak zordur; çünkü o, dünyayı katı bir siyah-beyaz karşıtlığıyla görmeyi bırakmamızı talep eder. Bizden beklenen; siyahın içindeki beyazı, karşıtların birbirini nasıl beslediğini ve bu etkileşimden doğan yeni sentezleri kavramamızdır. Onun mantığı, hayatın tam kendisi gibi hareketli, çelişkili ama günün sonunda her zaman bütüne, özgürleşmeye ve kendi özüne yürüyen muazzam bir düşünce mimarisidir.
Hegel’in sistemi, Mantık Bilimi + Doğa Felsefesi + Tin Felsefesi’ni içeren bütünsel bir sistem oluşturmaktadır. Bir başka deyişle onun sistemini, Mantık Bilimi (Düşüncenin felsefesi), Doğa Felsefesi ve Tin Felsefesi (İnsan ve toplum felsefesi) olmak üzere üç alanı kapsayan büyük bir sistem olarak görebiliriz.
Hegel’in bu üçlü sistemini en kapsamlı ve özlü biçimde “Felsefi Bilimler Ansiklopedisi”nde (1817, 1827, 1830) sunduğunu, ancak “Mantık Bilimi”nin bu ansiklopedik mantık bölümünden çok daha ayrıntılı, bağımsız ve kapsamlı bir başyapıt olduğunu belirtmek gerekir. Ansiklopedik mantık, Mantık Bilimi’nin daha geç tarihli, özlü ve kısmen yeniden gözden geçirilmiş bir özetidir; Mantık Bilimi ise bu özdeş içeriğin çok daha geniş, bağımsız ve ayrıntılı bir anlatımıdır. Öte yandan bu üçü de kendi içinde üçe ayrılır:
- Mantık Bilimi: Varlık + Öz + Kavram Mantığı
- Doğa Felsefesi: Mekanik + Fizik + Organik Fizik
- Tin Felsefesi: Öznel Tin + Nesnel Tin + Mutlak (Bütünsel) Tin
Bu üçü bir bütünlük oluşturur ve birbirleriyle belirli bir çembersel ilişki içindedir. Bu ilişkiler sadece statik bir çember değil; düşüncenin her seferinde kendini aşarak daha kapsamlı bir bütünlüğe ulaştığı, tarihsel derinliği olan sarmal bir harekettir.
1. Varlık mantığı (Dolaysızlık, yüzey, ham)
Hegel bu aşamayı analiz etmeye en soyut kavramla başlar: Saf Varlık. Hegel’in sisteminin giriş kapısıdır. Burada düşünce, üzerinde hiç düşünülmemiş olan ham, dolaysız, çıplak ve en doğrudan haliyle “var olan” ile ilgilenir. Ancak Hegel için bu statik duruş bir yanılsamadır; çünkü en basit varlık bile kendi içinde muazzam bir dinamizm ve çelişki barındırır. Elinizde hiçbir niteliği, rengi, şekli, ağırlığı olmayan, sadece “var” olan bir şey düşünün. Üzerine söyleyebileceğiniz hiçbir şey yoktur. Hegel der ki, bu kadar içi boş ve hiçbir özelliği bulunmayan “Saf Varlık”, o kadar soyut, dolayımsız ve belirlenimsizdir ki, içinde hiçbir nitelik, içerik veya farklılık içermez.
Hegel’e göre, belirlenimsiz Saf Varlık, zorunlu olarak Hiçlik’tir ve belirlenimi olmadığı için, hiçlikten ayırt edilemeyen bir durumdur; aslında Saf Varlık, Hiçlik ile tamamen aynı şeydir; çünkü ikisi de belirlenimsizdir. Varlık ve Hiçlik, oluşu oluşturan ve birbirinden ayrı düşünülemeyen iki kategoridir. İşin püf noktası, bu iki kategorinin birbirine karşıt olmasıdır. Bu karşıtlık, onların birbirlerine geçişlerine neden olur. İşte bu geçişlilik hali, bu hareket, Oluş’u oluşturur ve bu oluş, değişim ve dönüşümün kendisidir. Dolayısıyla “hiçlik” tek başına bir değişim değil, değişimi (oluşu) mümkün kılan diyalektik süreçteki olumsuzlayıcı ve harekete geçirici güçtür.
Hiçlik kavramını anlamak birçok insanda büyük bir sorun oluşturmaktadır. Dolayısıyla hiçliği şöyle tanımlayabiliriz: Hiçlik, bir şeyin artık eski hali olmadığı, ama henüz yeni hali de olmadığı o kırılma anıdır. “Hiçlik” olmadan “Varlık” donuk ve hareketsiz kalır; “Oluş” ve dolayısıyla değişim gerçekleşmez. Özetle, Hegel felsefesinde “hiçlik”, değişim ve dönüşümün kaynağı olan “oluş” kavramının vazgeçilmez bir dinamiğidir, ancak “hiçlik”, bizzat değişimin kendisi değildir.
İşte Hegel’in mantığının motoru burada devreye girer: Varlık ve Hiçlik birbirine akar ve bu akıştan Oluş (Değişim) doğar. “Oluş” (Werden), Varlık ve Hiçlik’in diyalektik birliği olup, kendi içinde “Ortaya Çıkış” (Entstehen) ve “Yok Oluş” (Vergehen) momentlerini barındırır. Bu sayede Oluş, Hegel mantığının ilk somut ve hareketli kategorisi olarak diyalektiğin temel motorunu oluşturur. Bu aşamada Varlık ve Hiçlik’in birliği, diyalektiğin en temel “çelişkili özdeşlik” ilkesini kurar; çünkü Varlık, kendi dolaysızlığında Hiçlik’i içerir.
Varlık Mantığı’nın Üç Alt Başlığı:
- Nitelik: Bir şeyi o şey yapan ve başkasından ayıran özellik.
- Nicelik: Sayılar, boyutlar ve büyüklükler.
- Ölçü: Niteliğin ve niceliğin birleştiği, değişimin kırılma noktası.
Tabii bunlar da kendi içinde üç bölüme ayrılıyor. Ancak bunları da açıklamak, konuyu daha karmaşık hale getirme tehlikesi içerdiğinden, ayrıntılı bir açıklama yapmayacağım. Ancak hemen şunu vurgulamalıyım. Burada Mantık Bilimi’nin bütünsel bir açıklamasını yapma iddiasında değilim.
Ayrıca metnin bu noktasından itibaren, bu satırların yazarının kendi pedagojik tercihiyle verilen örnekler yer alacaktır. Bu örnekler, Hegel’in Mantık Bilimi’nin ampirik karşılıkları DEĞİLDİR; yalnızca son derece soyut kategorilerin işleyişini sezdirme amaçlı geçici ve kusurlu benzetmelerdir. Hegel, felsefi içeriği günlük ampirik örneklere indirgemeye karşı çıkmıştır. Okur, bu uyarıyı dikkate almalıdır. Bu benzetmeler, Hegel’in kendi yöntemi değil, yalnızca yazarın anlatım kolaylığı kaygısıyla başvurduğu yardımcı araçlardır.
Soyut bir örnekle açıklamak gerekirse: Bir fidanı ele alalım. İlk başta onu basitçe “fidan” olarak tanımlarız (Nitelik). Zamanla boyu uzar, gövdesi kalınlaşır (Nicelik). Bu niceliksel değişimler devam ederken fidan hâlâ fidan olarak kalır. Ancak bir gün, fidan belirli bir boy ve kalınlık eşiğini aştığında artık ona “ağaç” deriz. İşte bu kırılma noktası, Hegel’in Ölçü kavramının ampirik bir benzetmesidir. Nicelikteki birikim, belirli bir sınırda aniden niteliği sıçratır. Aynı mantıksal yapı, suyun 100 derecede buhara dönüşmesi gibi fiziksel süreçler için de geçerli olsa da, Hegel bu tür fiziksel örnekleri Mantık Bilimi’nin konusu olarak görmez; bunlar yalnızca düşünce yapısını anlamak için sunulmuştur.
Varlık Mantığı bize soyut düzeyde şunu söyler: Hiçbir belirlenim durağan değildir; niceliksel birikim, belirli bir mantıksal eşikte niteliksel bir sıçramaya yol açar.
2. Öz mantığı (Görünüşün arkasındaki diyalektik yansıma)
Varlık Mantığı yüzeyle, ilk izlenimlerle ilgileniyordu. Öz Mantığı, bir şeyin sadece “ne” olduğunu değil, “neden” öyle olduğunu sorgulayan ve açıklayan bir mantık biçimidir. Örneğin, ağacı ağaç yapan dış nedenler nelerdir ve ağaç neden farklı görünüşlere bürünür? Öz Mantığı bize şunu öğretir: Hiçbir şey kendi başına, tek başına ve her şeyden bağımsız bir şekilde var olup anlaşılamaz.
Öz Mantığı ise yüzeyin altına iner. Ancak buradaki “öz”, günlük dildeki “gizli neden” değildir. Hegel’de Öz (Wesen), “Görünüş (Schein/Erscheinung)” ile diyalektik bir yansıma (Reflexion) ilişkisi içindedir. Yani öz, görünüşün arkasındaki başka bir şey değil; görünüşün kendi içinde kendisini gösterme ve aynı zamanda gizleme hareketidir. Bu aşamada şeyler artık birbirleriyle ilişkileri ve karşıtlıkları içinde ele alınır: Özdeşlik ve Fark, Neden ve Sonuç, İç ve Dış.
Öz Mantığı’nın Üç Alt Başlığı:
- Zemin (Grund): Görünüşün dayandığı mantıksal temel.
- Görünüş (Erscheinung): Özün kendini açığa vurduğu ancak aynı zamanda gizlediği fenomenal alan.
- Gerçeklik (Wirklichkeit): Zemin ile Görünüş’ün çelişkili birliğinden doğan fiili varoluş.
Tabii bunlar da kendi içinde üç bölüme ayrılıyor. Örneğin Görünüş de, Görünüş Dünyası, İçerik-Biçim, İlişki gibi kategorileri içermektedir. Hegel, Öz Mantığı bölümünde görünüşteki zorunlu ve düzenli tekrarı “Yasa” (Gesetz) olarak kavrar ve bu yasa, öz ile görünüş arasındaki diyalektik köprü oluşturur. Ayrıca “Gerçeklik” başlığı altında yine Tözsellik İlişkisi, Nedensellik İlişkisi, Karşılıklı Etkileşim gibi kategoriler bulunmaktadır.
Ancak yukarıda da ifade ettiğim gibi, Mantık Bilimi’ne genel bir bakış sunmayı amaçladığım için, ayrıntılı bir izah olarak düşünülmesin.
Öz aşamasını geçici bir benzetmeyle açıklamaya çalışalım: Bir ağacı ilk gördüğümüzde boyu, dalları ve yaprakları onun Görünüş’üdür. Peki, ağacın görünüşünü mümkün kılan Zemin nedir? Ağaç, topraktan, sudan ve güneşten bağımsız değildir. Ancak Hegel’in Öz Mantığı’nda asıl mesele, bu dışsal nedenleri sıralamak değil; ağacın Görünüş’ü (yeşil yapraklar, dallar) ile onu var eden koşullar (toprak, su) arasındaki karşılıklı yansıma ve zorunlu ilişkiyi kavramaktır.
Bu ilişki ağı, Hegel’in “Zemin” (Grund) dediği mantıksal yapının ampirik yüzüdür. Öz, bu dışsal etkenlerin tek tek toplamı değil; tüm bu etkenlerin “Görünüş” ile kurduğu diyalektik ilişkinin ve yansımanın ta kendisidir. Tıpkı bir bebeğin yalnızca fiziksel özelliklerinin (Görünüş) değil, onu şekillendiren aile ve toplumsal ilişkiler ağının da (ilişkisel Zemin) dikkate alınması gerektiği gibi. Yine vurgulamak gerekir: Bu örnekler, Hegel’in “Öz” kategorisinin içeriği değil; bu içeriğin nasıl ilişkisel bir mantıkla işlediğini sezdirme çabasıdır. Öz, görünüşün ötesinde değil, görünüşün kendi içindeki hakikatinin ortaya çıkmasıdır; dolayısıyla Öz Mantığı, Varlık’ın kendi çelişkilerini derinleştirerek kendi zeminini aramasıdır.
3. Kavram mantığı (Bütünlük, özgürlük ve idea)
Varlık Mantığı’nda yüzeyi, Öz Mantığı’nda ilişkisel derinliği gördük. Şimdi geliyoruz Hegel mantığının zirvesine: Kavram Mantığı. Hegel’in Kavram anlayışını klasik mantıktan ayırmak gerekir. Klasik mantık, nesne ve kavramı birbirinden ayırır; yani “kavram” zihindedir, nesne dışarıdadır. Hegel’de ise kavram, zihnin dışındaki nesnede de iş başındadır. Kavram, hem düşünen özne, hem düşünülen nesne, hem de bu ikisinin birleşme sürecinin ta kendisidir.
Kavram Mantığı’nın Üç Alt Başlığı:
- Öznel Kavram: Yargı, çıkarım ve tasım biçimleriyle işleyen soyut düşünce.
- Nesne: Kavramın mekanik, kimyasal ve amaçsal ilişkilerle dışsallaşması.
- İdea: Öznel Kavram ile Nesne’nin birleşerek mutlak uyuma ulaştığı bütünsel hakikat.
Örnekler konusunda uyarılarımı dikkate almanız koşuluyla, Kavram konusunun daha iyi anlaşılması için iki farklı örnek vereceğim.
Öz Mantığı’nda ağacı toprak, su ve güneş besliyor; ağaç bu dışsal koşullara bağımlı bir görünüş sergiliyordu. Kavram Mantığı’na geldiğimizde ise tablo tersine döner: Ağaç, artık toprağın pasif bir ürünü olmaktan çıkar. Ağaç, kendi içindeki “tohumun kavramını” (genetik yasasını ve telosunu) hayata geçiren kendi kendini belirleyen bir bütündür. Toprak, su ve güneş artık ağacın üzerinde baskı kuran dışsal birer “neden” olmaktan çıkar; ağaç o mineralleri ve suyu kendi bünyesine katar, onları kendi canlı dokusuna dönüştürür ve kendi meyvesini verir. Ağaç toprağı ve suyu kendi kavramının bir parçası haline getirerek özgür bir İdea (canlı sistem) olur.
Hegel’e göre özgürlük, başka bir şeye bağımlı olmamak değil; kendi kendini belirleyebilmek, kendi iç yasasına göre hareket edebilmektir. Kavram Mantığı’nda şey, dış etkenlerin pasif bir sonucu olmaktan çıkar; kendi gelişiminin aktif faili haline gelir. Bunu anlamak için Michelangelo’nun Davut Heykeli üzerinden bir benzetme de yapabiliriz:
Varlık Mantığı aşamasında mermer, ham ve biçimsiz bir yığındır (Saf Varlık). Öz Mantığı’nda sanatçı, mermerin direnci ile zihnindeki ideal form arasında çatışır ve neden-sonuç ilişkilerini sınar. Kavram Mantığı’na geldiğimizde ise ortaya çıkan Davut Heykeli artık ne sanatçının kafasındaki salt öznel hayaldir ne de mermerin kör maddeselliğidir. Tamamlanmış heykel; sanatçının zihnindeki özgür tasarı (Öznel Kavram) ile mermerin fiziksel sınırlarını ve zorunluluklarını (Nesne) bir arada eritip aşan (Aufhebung) somut bir birliğe dönüşür.
Nitekim bu noktada ortaya çıkan eser, Hegel felsefesinde İdea olarak adlandırılan şeye benzer bir yapı sergiler. Ancak burada çok kritik bir ayrım vardır: Bu heykel, “İdea”nın kendisi değil, onun sanatsal bir yansımasıdır. Hegel’in Mantık Bilimi’ndeki “İdea” (Idee), doğadaki veya sanattaki somut bir nesne değil; öznel kavram ile nesnel gerçekliğin mantıksal olarak tam uyum sağladığı, “Mutlak” olanın düşünce içindeki bütünsel hakikatidir. Dolayısıyla ağaç veya heykel, asla “İdea” olamaz; bunlar, İdea’nın mantıksal biçimini anlamak için kullanılan geçici mecazlardır.
Hegel’in “İdea”sı Platon’un aşkın ve durağan İdealar’ından farklıdır. Hegel’de İdea, düşüncenin kendi hareketinde kendini gerçekleştiren içinde bütünlüklü ve dinamik bir süreçtir. İdea, zihin (öznel) ile dünya (nesnel) arasındaki uçurumun kapandığı mantıksal zirvedir. Bir başka deyişle İdea, “Kavramın tam anlamıyla Gerçekliği”dir. Nesne, ancak kendi kavramına (iç yasasına, amacına) tam olarak uygun düştüğünde, yani öznel kavram ile nesnel varoluş arasında hiçbir çelişki kalmadığında bir İdea olur. Burada İdea, mükemmel yapılmış heykeli ifade etmez, aksine öznel kavram ile nesnelliğin birliğini ifade eden hakikat demektir.
Ama bu, tıpkı Michelangelo’nun eserinde olduğu gibi, düşüncenin kendi içinde ulaştığı bir mutlak birlik halidir; asla ampirik bir ağacın veya bebeğin erişebileceği bir aşama değildir. İdea, Hegelci sistemin nihai durağı değil; Mantık Bilimi’nden Doğa ve Tin felsefesine geçişi zorunlu kılan, kendi dışına çıkmaya (yabancılaşmaya) hazır olan mantıksal potansiyeldir.
Sonuç
Hegel’in Mantık Bilimi’ndeki bu üçlü hareketi (Varlık – Öz – Kavram) birleştirdiğimizde, karşımıza durağan bir dünya değil, sürekli kendi içinde hareket eden, yansıyan ve kendi bilincine doğru ilerleyen devasa bir düşünce mimarisi çıkar. Saf Varlık’tan başlayan düşünce, kendi içsel hareketiyle (Varlık-Hiçlik-Oluş) önce yüzeydeki ham belirlenimleri (Varlık Mantığı), ardından derinlerdeki ilişkisel çelişkileri (Öz Mantığı) aşar ve nihayet her şeyi birer yabancı nesne olarak değil, kendi iç yasalarıyla gelişen ve özgürleşen birer “Kavram” olarak kavradığımız bütünsel bir kavrayışa (Kavram Mantığı) ulaşırız. Bu, düşüncenin kendi üzerine dönerek (reflexion) kendisini tamamladığı, ancak bu tamamlanmanın statik bir son değil, sonsuz bir hareketin başlangıcı olan Mutlak İdea’dır.
Sonuç olarak, Hegel felsefesinde İdea; kafamızda kurduğumuz soyut bir fikir değil, evrenin ve insanlık tarihinin akışı içinde bizzat somutlaşan ve nihayetinde kendi belirlenimlerini diyalektik süreç içinde geliştiren somut bütünlüğün ifadesidir. Hegel’i okuyan Lenin, İdea’yı yaşam ile bilginin, bir başka deyişle, teori ile pratiğin birliği olarak anlayarak, Hegel’in Mutlak İdea öğretisinin devrimci içeriğini kavramıştı.
Hegel’in İdea’sı, durağan ve tek bir uyum hâlinden ibaret değildir; aksine üç aşamalı, diyalektik bir süreçtir. Bu süreç sırasıyla şu üç öğeden oluşur: organik süreç olarak “Yaşam”, kuramsal ve pratik etkinlik olarak “Bilgi” ve bu ikisinin birleşimi olan “Mutlak İdea”. Bu süreçte uyum, çelişkiler aracılığıyla her defasında yeniden inşa edilir; dolayısıyla asla ulaşılıp kalınan nihai bir son nokta yoktur. Hegel’in Mantık Bilimi’nin özgül bir terimi olan Mutlak İdea, özne ve nesnenin bütünselliğini ifade eder. Bu bütünsellik aynı zamanda sonsuz bir hareketin de başlangıç noktasıdır.
Ancak unutulmamalıdır ki Hegel’in Mantık Bilimi, ne doğa bilimlerinin ne de günlük yaşamın doğrudan bir analizidir; o, “saf düşüncenin” kendi kategorilerini kendi içinde geliştirdiği a priori bir bilimdir. Ancak Hegel’de bu a priorilik, Kant’ın biçimsel ve öznel a priorisinden farklı olarak, içeriği kendi diyalektik hareketi içinde bizzat üreten nesnel düşüncenin a priorisidir.
Uyarımı tekrarlayarak bitirmek istiyorum: Bu yazıdaki tüm örnekler, yalnızca okuyucuyu bu zorlu düşünce dünyasına alıştırmak için kullanılmış geçici iskelelerdir ve Hegel’in kendi sisteminde bu örnekler kategorilerin kanıtı olarak değil, yalnızca öğretici amaçlı birer yardımcı olarak kabul edilir.
Bir yanıt yazın