|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Uzun zamandır doğa ile insan ve toplumdaki gelişim diyalektiği arasındaki farklara dikkat çekmeye çalışıyorum. Marx’ın yoldaşı Friedrich Engels’in, doğadaki diyalektik üzerine yazdığı incelemesinde, iki diyalektik arasında farkı dikkate almaması, doğadaki diyalektiğin toplumda da geçerli olduğuna ilişkin sorunlu bir anlayış doğurmuştu.
İki diyalektik arasındaki farka dikkat çekmediği için Engels’in diyalektik anlayışına eleştiriler yönelttim. Çünkü bu eksik diyalektik anlayış, insan toplumunda bilinç, amaç, irade ve eylem gibi kategorilerin rolünün küçümsenmesine yol açmıştı, bir başka deyişle iradenin olumsuzlama gücünü dikkate almamıştı. Böylesi bir eksik anlayış nedeniyle, Marx sonrası Marksizm, kapitalizmin iç çelişkileri nedeniyle çökeceği yönünde görüşler ileri sürerken, kapitalizmin aşılmasında aktif eylemin önemini, olumsuzlama gücünü küçümsemiş oluyordu.

Gerçi Marx, fikirlerin öneminin bilincindeydi ve düşüncenin aktif yönüne işaret etmişti. Örneğin Kapital’in 1. cildinde şöyle yazar:
“En kötü mimarı en iyi arıdan daha en başından ayıran şey, mimarın, yapacağı şeyi önceden kafasında tasarlamış olmasıdır.”
Ne var ki, Marx’ın eserlerinde de, yanlış yorumlanmaya açık pasajların olduğu da bir gerçek. Örneğin üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye yapılan vurgu, fikirlerin ve iradenin rolünü yeterince dikkate almayan, dolayısıyla indirgemeci yorumlara zemin hazırlayan bir nitelik taşır. Nitekim bu vurgu, Marx sonrası dönemde İkinci Enternasyonal tarafından yanlış değerlendirilmiş; üretici güçler yalnızca teknolojiye indirgenmiştir. Oysa Marx açısından üretim güçleri, sadece teknik araçlardan ibaret olmayıp en başta insanın canlı emek gücünü ve bilincini de kapsar.
Kısacası Marx sonrası Marksizm, bir yandan idealizme kayma endişesiyle, tek-yanlı olarak materyalizme aşırı vurgu yapmış; düşüncenin, fikirlerin, iradenin önemini göz ardı etmiştir. Diğer yandan ise, sömürgelerden aktarılan artı değer, işçi sınıfının kapitalizme karşı devrimci mücadelesini bir ölçüde pasifleştirmiştir.
Bu nedenle Marx ile Marksizm arasında bir ayrım yaptığımı sık sık vurgulama gereği duyuyorum. İradenin rolünü küçümseyen anlayışların önünü kesmek için, bu yazımda Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in doğa, insan ve toplum diyalektiği arasında yapmış olduğu ayrımı ve bu ayrımdan kaynaklanan üç türlü öznellik anlayışını açıklamaya çalışacağım.
Hegel’de öznellik anlayışı
Hegel felsefesinde “öznellik” (Subjektivität) kavramı, alışılageldik modern anlamının çok ötesinde, felsefi sistemin neredeyse tamamına yayılan bir kavramdır. Hegel’in mantık sisteminde öznellik, yalnızca insan bilincine özgü bir yeti değil, tözün kendi içinde taşıdığı potansiyelin, çelişki yoluyla açığa çıkma sürecinin ifadesidir. Bu nedenle Hegel’de öznellik, özne-nesne ikiliğini aşan, hem doğal hem tinsel hem de toplumsal gerçekliği kapsayan dinamik bir ilkedir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Hegel’in Mantık Bilimi’nde ele alınan “öznellik”, İdea’nın kendi saf kavramsal hareketiyken; doğa felsefesindeki organik öznellik, bu mantıksal öznelliğin kendine dışsallaşmış, yabancılaşmış ve maddi koşullara bağımlı halidir. Birincisi kavramsal zorunluluk, ikincisi reel varoluştur.
Hegel’in öznellik anlayışının temelini, Tözün, Varlığın özneleşmesi oluşturur. Hegel Tinin Fenomenolojisi eserinin programatik bir değer içeren ünlü Önsöz’ünde şunu yazar:
“Es kommt nach meiner Einsicht, welche sich nur durch die Darstellung des Systems selbst rechtfertigen muß, alles darauf an, das Wahre nicht als Substanz, sondern ebenso sehr als Subjekt aufzufassen und auszudrücken.”
“Benim görüşüme göre — ki bu görüş, sistemin açıklanmasından ibaret olabilecek sunum biçiminin kendisiyle doğrulanmalıdır — her şey, gerçeği, bir töz olarak değil, aynı derecede bir özne olarak kavramaya ve ifade etmeye bağlıdır.”
“Tözün özne olarak kavramlaştırılması” veya “Varlığın Özneleşmesi”, varlığın kendi kendini yaratan, kendi çelişkileri içinde gelişen ve sonunda kendisine “dönen” bilinçli bir süreç olduğunu söyler.
İşte Hegel, varlığın özneleşmesinden hareket ederek, öznelliği üç temel düzlemde inceler: (1) doğadaki organik öznellik (bilinçsiz, kendinde), (2) öznel tindeki bireysel bilinç öznelliği (doğadan kopuş, öz-bilincin uyanışı ve aklın doğuşu) ve (3) nesnel tindeki toplumsal öznellik (kurumlar, tanınma ve etik yaşam).
Bir yanda tohumun ağaca, ağacın meyveye dönüşümünde kendini gösteren “organik öznellik”; diğer yanda bireysel bilincin doğayı aşarak kendi özgürlüğünün farkına vardığı “refleksif öznellik” ve nihayet insanın toplumsal kurumlar içinde diğer öznelerce tanınarak özgürlüğe ve etik yaşama doğru yükselişinde ortaya çıkan evrensel iradeye ulaştığı “nesnelleşmiş öznellik” vardır. Bu üç öznellik anlayışı arasındaki fark ve gerilim, Hegel sisteminin en derin ve en çok tartışılan konularından biridir.
Doğada öznellik
Hegel’e göre öznellik, yalnızca bilinçli insan öznesine özgü bir ayrıcalık değildir; doğanın kendi içinde, özellikle canlı organizmalarda, bir tür “öznellik” kendini gösterir. Bu görüş, Hegel’in Kant ve Fichte’den kasıtlı olarak uzaklaştığı noktadır: Hegel, öznellik ve yaşamın birbirine bağlılığında ısrar ederek, öznelliği yalnızca insan-merkezci açıklayan anlayıştan kurtulur.
Hegel’deki doğa felsefesindeki organik yaşam hiyerarşisini (bitki → hayvan → insan/tin) kısaca şöyle özetlemek mümkündür. Hegel’e göre bitki, kendi türünü devam ettiren döngüsel bir süreç sergiler. Hegel, bu organik gelişimi diyalektik bir üçlü olarak tasvir eder: Tohum kendi kendini olumsuzlayarak filizlenir ve büyür; nihayet meyveyi verir; ancak meyve yeni tohumları içerdiği için süreç kapanmaz, döngüsel olarak yeniden başlar.
Gerçeği ifade etmek gerekirse, Hegel’de Hiçlik ile Olumsuzlama arasındaki farkı ayırt etmek hiç kolay değildir. Yine de aradaki ayrımı şöyle özetleyebiliriz: Hiçlik, soyut bir olumsuzlamadır. Diyalektiğin başlangıç anındaki içeriksiz hali temsil eder. Oysa Olumsuzlama, Hegel’in deyişiyle “belirli olumsuzlama” (bestimmte Negation) olarak, diyalektiği ileriye taşıyan dinamik ve yapıcı bir süreçtir. Hegel burada Spinoza’nın “her belirleme bir olumsuzlamadır” ilkesini yeniden yorumlar. Onu salt sınırlamadan çıkarıp üretici bir harekete dönüştürür.
Dolayısıyla hiçlik, olumsuzlamanın en soyut, en içeriksiz ve en ilkel biçimidir. Ancak unutmamak gerekir ki Hegel’in Mantık Bilimi’nde Saf Varlık ile Saf Hiçlik eş-orijinaldir, yani biri diğerinden türemez. İkisi birden çözülür ve dinamik Oluş (Werden) ortaya çıkar. Olumsuzlama ise Hegel felsefesinde belirli, dönüştürücü ve üretici bir güçtür. Olumsuzlama, bir şeyi basitçe yok edip hiçliğe atmaz. Tam aksine, onu aşarak (Aufhebung) bir üst aşamaya taşır. Bu sırada o şeyin özünü korur ve onu yeniden biçimlendirir.
Bir örnekle açıklayalım: Bir tohum toprağa düşer. Kendini olumsuzlayarak filizlenir, büyür, çiçek açar ve meyve verir. Meyvenin çürüyüp yok olması, aslında mantıksal bir “Hiçlik” değildir. Bu, olumsuzlamanın organik süreç içindeki bir çözülme ve dönüşüm anıdır. Başka bir deyişle, bitkinin formu açısından bu bir yok oluş gibi görünür. Ama meyvenin içindeki tohumlar için bu, yeni bir döngüye geçişin zorunlu koşuludur. Yani hiçlik, burada yalnızca ara bir safha olarak işlev görür. Çürüyen meyvenin içindeki tohumlar yeniden hayatı başlatır.
Hegel’e göre bu döngü, bitkinin kendi varlığını sürdürme çabasıdır. Bu hareket ve döngü, dışarıdan zorlanan mekanik bir süreç değildir. Aksine, varlığın kendi iç çelişkisinden doğan bir gelişim sürecidir. Dolayısıyla bu gelişme, bitkiye bir çeşit öznellik kazandırır. Bu öznelliğin kaynağı, bitkinin içsel amaçlılığı (innere Zweckmäßigkeit) ve kendini koruma (Selbsterhaltung) dürtüsüdür. Ne var ki bu öznellik eksiktir ve zayıftır. Bunun sebebi şudur: Bitki çoğunlukla dışsal olumsuzlamalara maruz kalır. Yani rüzgâr, güneş, su ve toprak gibi dış etkilere bağımlıdır. Oysa güçlü ve tam bir öznellik için içsel olumsuzlama gerekir. Yani kişinin kendi kendisini bilinçli olarak belirlemesi şarttır. Çünkü bitki, kendisi-için-varlık (Fürsichsein) seviyesine ulaşamaz. Bu nedenle ne yaptığının farkında değildir. O hâlde bitki, tamamen dış koşullara bağımlıdır.
Hegel’e göre hayvandaki öznellik, bitkiye göre daha ileri bir öznelliği ifade eder. Çünkü bir hayvan, yiyecek bulmak için yer değiştirebilir, acıktığını hisseder ve bu açlığı gidermek için çaba gösterir. İşte bu daha aktif çabası sayesinde hayvan, bitkiye kıyasla çok daha gelişmiş bir özneye dönüşür. Bu yüzden Hegel, hayvanı felsefi sisteminde “hayvansal özne” olarak adlandırır.
Ancak doğadaki (bitki ve hayvan) öznellik anlayışı, bilinç içermez. Burada Hegel’in öznel olan ile bilinç arasında bir ayrım yaptığını görüyoruz: Her öznellik, bilinç içermek zorunda değildir. Hegel’e göre, doğadaki gelişme, süreç, öznellik, bilinç içermeyen olgulardır. Bu nedenle Doğa, Tin’in (Geist) yabancılaşmış, kendine henüz dönmemiş halidir; bu nedenle doğadaki öznellik, Tin’in öznelliğine göre “donmuş”, “bilinçsiz” ve “kendinde” bir öznelliktir.
Bireysel öznellik-öznel tin
Hegel’in felsefi sisteminde doğa ile nesnel tin (toplum) arasında, bireysel bilincin kendi özgürlüğünü keşfettiği bir ara katman bulunur: Öznel Tin (Subjektiver Geist). Öznel Tin, bireysel bilincin doğadan kopuşunu açıklar ve doğadaki organik öznelliğin henüz tam anlamıyla tinsel bir bilince ulaşmadığı, ancak artık saf doğa olmaktan çıktığı aşamayı ifade eder. Öznel Tin, bireysel insan bilincinin, doğanın belirlenimlerinden sıyrılarak kendi kendisinin farkına varma sürecidir. Bu süreç, Hegel’in Felsefi Bilimler Ansiklopedisi’nde antropolojik, fenomonolojik ve psikolojik olmak üzere üç alt aşamada incelenir.
Antropoloji aşaması, Tinin, henüz doğaya gömülü olduğu, maddi yapıdan tam olarak sıyrılamadığı “Ruh” (Seele) aşamasıdır. Bu aşamada Tin, bedenle bütündür. Duyumlar, hisler ve alışkanlıklar burada şekillenir. Bu aşamada insan, doğal dürtüleri, duygulanımları, bedensel varlığı, esas olarak iklim ya da ırk gibi doğal koşulların etkisi altında edilgen bir yapı sergiler. Ruh, bedeni kendi aracı haline getirerek doğallıktan sıyrılmaya başlar.
Fenomenolojik aşama, Tinin kendisini dış dünyadan, “öteki”den ayırdığı aşamadır. Bilinç, Öz-Bilinç (Selbstbewusstsein) seviyesine ulaşır. Ünlü Efendi-Köle Diyalektiği bu aşamada gerçekleşir; Birey, diğer bir öz-bilinçle girdiği tanınma mücadelesi üzerinden kendi özgürlüğünün farkına varır. “Ben” ve “Öteki”ni düşünen Öz-Bilinç, nihayet bu ikiliği bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak düşünen Akla zemin hazırlar ve bu ikiliği aşan ‘Akıl’ yetisi ortaya çıkar.
Psikolojik aşama, Tinin dışsal nesnelerle olan hesaplaşmasını tamamlayıp kendi içsel dünyasına döndüğü aşamadır. Tinin zihinsel melekelerini (tasarım, imgelem, bellek, düşünme ve isteme) geliştirdiği aşamadır. Bu aşamada Görüş (Anschauung), Tasarım (Vorstellng) ve Düşünceyi (Denken) üçlüsünü kapsayan Teorik Tin ile arzu, dürtü ve mutluluğu kapsayan Pratik Tin diyalektiğinden geçer. Psikolojinin sonunda Tin, tamamen kendi kendisini belirleyen ve kendisinin bilincinde olan Özgür Tin (freier Geist), bir başka deyişle özgürlüğe ulaşır.
Öznel Tin aşamasındaki öznellik, doğadaki organik öznellikten farklı olarak bilinç ve öz-bilinç içerir; ancak henüz toplumsal kurumlarda nesnelleşmemiş, bireysel ve içsel kalmış bir öznelliktir. Buradaki özne, kendi özgürlüğünü kavramış ama bu özgürlüğü henüz dış dünyada gerçekleştirememiş, dolayısıyla “kendi için” (für sich) olan fakat henüz “kendinde ve kendi için” (an und für sich) olmayan bir öznedir.
Bir yanıt yazın